kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2017 Salı

Amazon UK'den Kitap Alışverişi

Türkiye'de yeterince kitaba para yatırmıyormuşum gibi gözümü bir de İngilizce kitaplara dikmiştim. Fakat Remzi'de, D&R'da ya da Pandora'da yabancı kitapların barkodlarını okutunca bana bir fenalık geliyordu. Özellikle bisiklet sporuyla ilgili anı ve biyografilerden bahsedildiğinde "üff ben de okumak istiyorum" diye sızlanıp duruyordum. Tabi bisiklet sporu bizde tırt pırt olduğundan bazı kitapların İngilizcesi bile piyasada yok. Ben de napsam acaba parası neyse Amazon'dan getirtsem mi diye Google'larken bir blog yazısıyla karşılaştım. Bisiklet Sporu sayfası uzun uzun Amazon'dan ucuza kitap getirmeyi anlatmıştı. Evet böyle bir şeyin olduğunu maalesef yeni gördüm. Meğer İngiltere'de ve Amerika'da inanılmaz bir ikinci el piyasası dönüyormuş. Amerika'dan gelene kadar çatlarım diyerek (hem pahalı) ben İngiltere'ye bakmaya karar verdim.

Bu sitelerde kitapların Hardcover yani ciltli halleri bile bulunabiliyormuş. Aklımda iki kitap vardı hemen sitede arattım. İkisinin de ciltli versiyonlarını seçtim. Kitapların ikinci el ve sıfır versiyonları hemen sıralanıyor. İkinci el kısmında kitabın durumuna göre Eh işte, İyi, Çok İyi ve Yeni Gibi diye kategorilendirebiliyorsunuz. Yeni Gibi pek yok, ben de Çok İyi yazanlara baktım ve şansıma iki kitabı da 0.01pounda buldum. Evet bayağı bildiğiniz bedava. Pound 4.50tl yaklaşık o yüzden ne kadar ucuza bulsam o  kadar kardayım. İki kitabı da aynı satıcıdan seçtim ama kitaplara ayrı kargo ücreti ekleniyor. Kargo ücretlendirmesi satıcılara göre değişiyor. Benimki 4.02£ yazmış. Kimisi Türkiye'ye 5'e bazısı 7 pound'a yolluyor. Esas kargodan para kazanıldığını anlıyoruz burda.

İlk kitap Seven Deadly Sins: My Pursuit of Lance Armstrong, bisikletin Voldemort'u Lance Armstrong'un yalanlarını ortaya çıkaran David Walsh'un bu süreçte yaşadığı baskıları ve olayları anlattığı perde arkası kitabı. Diğeri de soğuk savaş döneminden bir casus olan Kim Philby'nin biyografisi A Spy Among Friends: Kim Philby and the Great Betrayal. Deneme olsun diye sadece iki kitap söyledim. İkisi toplam kargoyla 8.06£ tuttu. Yani bankam kendi kuruyla 38lira çekti. Alışverişi 31 Temmuz'da yaptım Amazon bana 3-15 Ağustos arasında kitapların tahmini geliş süresini verdi. Ucuz alışveriş olduğu için kitaplar postayla takipsiz geliyor. Yani yıllar sonra postacı yolu gözlemeye başladım. Veeeee ayın 10'unda kapım çalmış postacı gelmişti. Aaa bir de baktım ki tek kitap gelmiş. Ayrı kargo ayrı postaymış:( 

Ne zamandır heyecanla paket açmıyorum. Youtuber olsam kargolarımı açıyorum videosu çekerdim :D

İlk kitabım Seven Deadly Sins'miş. Kitabı bir çıkardım aaa sıfır galiba bu dedim. Yeni kitap kokuyordu o derece kullanılmamıştı. İnce kargo poşetiyle geldiği için biraz kenarları zedelenmişti ama gayet içi dışı çiziksiz yırtıksız tertemizdi. Sonra kapağını bir çevirdim ki ne göreyim. Kitap imzalıııı.

artık ismim john
Ben tabi bunu gördüm artık benden mutlusu olamazdı. John arkadaşımız kitabı ımzalatıp elden çıkarmış. John'u ayıplıyoruz. Kitabı bu kadar iyi durumda görünce bende beklentiler tavan yaptı tabi. Çünkü ben eskimiş kokuşmuş bekliyordum. 0.01 tl'ye bizde kitabın kapağını bile vermezler:D

İkinci kitap biraz geç geldi. O arada ilk kitabı okuyup bitirdim. 18 ağustosta artık "tüh ulan kitap kayboldu herhalde postalarda" derken kapı tekrar çaldı. 


Bu kitap da gene ciltli kısmında postada muhtemelen sıkış tepiş geldiği için hafif buruşmalarla geldi ama o kadar iyi durumdaydı ki gerçekten inanamadım. Kitapçı rafından çekilip yollanmıştı sanki.

yoo yeni ismim anne
Şansım talihim dönmüş kitaplar imzalarla geliyordu. Yahu kitabı yazarına imzalatıp niye elden çıkarırsınız hiç mi utanma yok sizde. 

Kısacası ben bu işten çok hoşlandım. Şimdiden satın alacağım kitapları listeledim. Maalesef  satıcılarda her zaman 0.01£ gibi bir fiyat göremeyebiliyorum ama 3£'a (yaklaşık 15tl) kadar kardayım bence. İkinci siparişimi de yakında vermeyi düşünüyorum. Eğer ben bu olayı daha önce fark etseydim İngilizce kitaplardan bir kütüphane oluşturmuştum şimdiye. Hem de kur çoook daha düşüktü. Paramız hiç değerli olmadığından non stop kazık olarak bize geri dönüşü oluyor.


22 Şubat 2016 Pazartesi

Dört Kitap

Zaman Kaybolmaz
Madem teknik nedenlerle filmlere ara verdik o zaman kitapları koyalım. Zaman Kaybolmaz İlber Ortaylı'yla gerçekleştirilen bir söyleşi kitabı. Nehir söyleşi de denilen soru cevaplarla ilerleyen biyografik bir çalışma. İlber Ortaylı'nın Kırım'dan Avrupa'ya göçen ailesiyle başlayıp, Topkapı Saray'ına önce müdür sonra da başkan olmasına kadarki sürecine kadar ilerliyor. Ortaylı gerçekten bilgi birikimi bakımından mükemmel bir insan. Onun bu noktaya, koltuğu sağlam kişileri tanıyıp temelsiz vasıflarla kolay yoldan gelmediğini apaçık görebilirsiniz. Nasıl azimle çalıştığını, ona bilgi ve dostluk bakımından fayda sağlayacak insan ilişkilerini nasıl edindiğini, seyahatlerini, fikirlerini belki de biraz patavatsızca söyleyişini hayranlıkla okudum. Kitapla ilgili tek sorun paylaşmak istemediği konulardaki tavizi. 40 yıl önce aynı ortamda bulunduğu ve belki bir daha hiç görmediği insanları isim ve soyadla anarken, yeri geldi mi bazı soruları "Aman ne biliyim ben şimdi unuttum!" diye yanıtlayarak geçiştirmiş.
Robert Kolej'in Kızları
Robert Kolej'in değil de aslında Amerikan Kız Koleji'nin hikayesi. Amerikan misyonerler birliği tarafından Türkiye'ye protestanlığı yaymak için gönderilen misyonerlerden Mary Mills Patrick Erzurum'da bir süre yaşadıktan sonra İstanbul'a göreve getiriliyor. Burada o zaman Üsküdar'da bulunun yüksekokulun müdiresi olarak göreve başlayan Patrick daha sonra azimle okulu koleje çevirip Arnavutköy sırtlarında şu an Robert Kolej'in ikâmet ettiği binalara taşıyor. İster Hristiyanlığı yaymak isteyen ve azınlık isyanlarını alevlendiren hainler diyin ister başka bir şey, ortada kadınların birey olamadığı bir dönemde ortaya çıkan umut ışığından bahsediyoruz. Türk, Rum, Ermeni, Bulgar, Rus, İngiliz, Alman ve Arnavut her kültürden ve yöreden kızlar buraya gelip bu ışığın ortağı oluyorlar. Arka planda çöküşüne az kalmış Osmanlı İmparatorluğu'nu da batılı gözünden okuma şansı elde ediyorsunuz. Kitabın Türkçe'si biraz bozuk o yüzden okurken zorluyor.
Türk Promethe'ler
Türkiye Cumhuriyet'i kurulduktan sonra ortaya büyük bir sorun çıkıyor: yeni nesli yetiştirecek nitelikli bireyler. Bu sebeple devlet, Sümerbank ve MTA Türkiye'den Avrupa'ya öğrencileri burslu gönderiyorlar, bu kitap da gidenlerin mektuplarından ve anılarından bir derleme sunuyor. Kültür değişimi, gittikleri okullarda eğitimin ve bilimin sonsuz nimetlerini görünce yaşadıkları şok, memleket özlemleri, ikinci dünya savaşı gibi bir çok alt metin barındırıyor.Ben en çok Sabahattin Eyüboğlu'nun ailesine yazdığı mektupları sevdim. Ayrıca Sabahattin Ali'nin yıllardır çok satanlardan düşmeyen kitabı Kürk Mantolu Madonna'da böyle bir dönemi anlatır. Kitabı, didaktik bir şekilde değil de anılar ve mektuplar üzerinden gittiği için çok beğendim.
Türk Mektupları
Bu kitap da Avusturya elçisi olarak Kanuni döneminde Osmanlı topraklarına gelen Busbecq'in arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Derin bir merakla edindiği tüm bilgileri, gözlemlerini, yaşadığı olayları bu mektuplara dökmüş. Tabi bizim o zamanlar kitapla, anıyla, tarihle işimiz olmadığından dönemin ayrıntılarına ilişkin mükemmel bir kaynak sunuyor. Özellikle saat konulu anılarına çok güldüm. Dönem filmi gibi bir kitap. İstanbul'u betimlemelerle çok güzel anlatmış. Adamcağızı canlandırıp geri getirsek Istanbul'un şu anki halini görüp düşer bayılırdı.

13 Ocak 2016 Çarşamba

Elena Ferrante / The Neapolitan Novels (Napoli Romanları)

My Brilliant Friend

Şu anda kitapları bir çok dile çevrilen ve İtalya'nın en başarılı yazarlarından biri olarak anılan Elena Ferrante bize Napoli romanları başlığı altında 4 ciltlik bir seri hediye ediyor. Öncelikle söyleyeyim Elena Ferrante yazarın gerçek ismi değil. Kim olduğunu sadece yayıncıları biliyor. Düşünün ki yıl olmuş 2016 bir yazarın adını Google'a yazıyorsunuz  ve elinize sadece kitaplarının kapakları geçiyor. Başka hiçbir şey yok. Röportajlar çok az ve bunlar da yine editörler aracılığıyla yapılıyor. Hepsi bu. Kadın mı erkek mi ya da birden çok kişiler mi bu soruların hepsi konuşulup tartışılıyor. Ben en azından kadın olduğuna hemfikirim. Hem röportajlarını hem de kitaplarını okuyunca bu fikrim güçlendi. Yazarın anonim kalmasının sebebi ise sadece kitaplarıyla anılmak istemesi. Ben elimden geleni, fikirlerimi, duygularımı ve benliğimi eserlerime koydum kim olduğum hiç önemli değil önemli olan sizin kitaplardan ne aldığınız ve algıladığınız diyor. Bu yüzden de kitapları yazarın kişiliğine karşı hiçbir önyargınız olmadan okuyorsunuz.

Napoli serisinin ilk üç kitabı Everest Yayınları tarafından Türkçe'ye Eren Yücesan Cendey tarafından çevrilmiş. Ben kitabı öğrendiğimde sadece ilk kitap çevrilmişti bölünmesini istemediğim için İngilizce versiyonlarını okudum ve hepsini bitirdim. Şimdi de iyi ki böyle yapmışım diyorum çünkü meraktan çatlardım. Yazar normalde seriyi tek kitap olarak yayıncının önüne koymuş ve o şekilde basılmasını istemiş ama yayıncı n'apsın. 1000 sayfa kitabı çevirmesi zor, okuması zor, taşıması zor. 4'e bölüp seri haline getirmişler. Ekonomik olarak da daha kazançlıdır eminim.

Peki bu meşhur Napoli serisi ne anlatıyor, olayı nedir?

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım

Ferrante bize Lila ve Luna'nın arkadaşlığını İtalya'nın güneyinde Napoli'nin fakir bir mahallesini set kullanarak anlatıyor. 1950'lerde başlayan ve çocukluktan gelen bu arkadaşlığın öyküsü 2000'lere kadar uzanıyor. Bu sebeple kitabın türü bildungsroman olarak geçiyormuş. Ben de yeni öğrendim.


Kitap sadece Lila ve Luna'nın öyküsünü de barındırmıyor. İlk başta gözünüzü korkutacak bir karakter listesi karşılıyor sizi kitabın başında. Bu bana yüzyıllık yalnızlık kitabını hatırlattı. Her karakterin kim olduğu ve ne iş yaptığını tek tek söylüyor yazar. Napolinin işçi sınıfında kimler mi var? Marangozu, bakkalı, ayakkabı tamircisi, amelesi..  Büyük cüssesi ile çocukların ve yetişkinlerin korkulu rüyası Don Achille, karanlık ilişkileriyle Napoli'nin mafyavari ruhunu mahalleye hissettiren Solara ailesi, bu ruha tamamen aykırı, bu yüzden de Lila ve Luna'nın dikkatini hemen çeken şair-kondüktör Donato Sarratore ve daha kimler kimler.

Lila yoksul bir ailenin kızı. Küçüklüğünden itibaren nevi şahsına münasip karakterini hep göstermeyi başarmış, her zaman ailenin sorun yaratan küçük kızı olmuş. Luna onun okul sıralarında arkadaşlarına mürekkebe batırılmış kağıtları nasıl fırlattığını ya da korkusuzca erkeklere taş attığını anlatıyor. Bütün bu yaramazlıklarına ve ailesinin ilgisizliğine rağmen okumayı ve yazmayı kendi kendine öğrenebilecek kadar da zeki. Öyle bir zeka ki bu, kitapları okurken inanamıyorsunuz, şaşırıyorsunuz yok artık diyorsunuz.

Luna ise Lila'nın bu zekasını bazen takdir ediyor ama çoğu zaman kıskanıyor ve imreniyor. O hiçbir zaman tek başına okuduğunu analiz edebilen, çözümleyebilen ve yorumlayabilen biri değil. Hayatı boyunca elde ettiklerini hep çok çalışmasına borçlu. Geceleri uykusuz kalacak kadar okuyor, eksiklerini kapatmaya çalışıyor bir yanı hep Lila'nın zekasına yetişmeye çalışıyor.

The Story of a New Name

Evet bu arkadaşlığın en temelinde bir rekabet var. Lila ve Lula birbirlerinin eksiklerini görüp arkadaşlığın gerektirdiği şekilde bir yandan bunları kapatmaya çalışırken, bir yandan da kendi üstün yanlarını sivriltmeye daha baskın olmaya çalışıyorlar. Kadınların birbirleriyle olan ilişkilerinin en temiz yansıması bu kitapta: Kıskançlık ve rekabet.

Gelgelelim zaman geçiyor ve "ah şansı olsa profesör olur, cumhurbaşkanı bile olur" dediğimiz Lila okulu bırakmak zorunda kalıyor ama Luna tüm gayretleriyle yeri geldi mi Lila'nın da desteğiyle yoluna devam ediyor. Bu öyle bir sevgi nefret ilişkisi ki Luna, Lila'nın bu haline bir yandan üzülürken, diğer yandan da kendi başarısını gölgelemediği için içten içe mutlu oluyor.

Ne biçim arkadaşlık bu diyorsunuz okurken. Birbirlerinden kopmalarını istiyorsunuz. Özellikle Lila için öyle bir karakter çiziyor ki Ferrante aklınızı alır. Bir kaç sayfa önce nefret ederken, şeytanın kendisi bu derken, bir kaç sayfa sonra onu da anlamaya çalışıyorsunuz. Kitabı tek taraflı bir gözle okumamızın da bunda bir etkisi olabilir, çünkü olaylar Luna'nın ağzından anlatılıyor. Tabi Luna da sütten çıkmış ak kaşık değil. Özellikle ailesine ve kardeşlerine karşı duruşu beni çok rahatsız etti. Kendini kurtarmak için ne kadar uğraştıysa kardeşleri için kılını bile kıpırdatmadı. Ancak onlar da yetişkin olduğunda hayatlarına müdahil olmaya çalıştı ama olan olmuş ölen ölmüş artık. Yeri geldi çocuklarını bile ikinci plana attı ve bunu kendi ağzıyla da kabul etti.

Yeni Soyadının Hikayesi
Artık yetişkinliğe doğru adım attıkça karakterlerimizin arkadaşlık ilişkilerine bir de erkekler misafir olmaya başlıyor. Düşünün Luna'nın oyuncak bebeğini hiç düşünmeden karanlığa gönderen Lila'nın erkekler konusunda neler yapamayacağını.

Kadın erkek ilişkilerinde ve özellikle aile yapısında İtalya bizden hiç farklı değil. Ataerkil toplum ve düşünce yapısı Napoli'nin her kapısından kendini gösteriyor. Hem Lila'nın hem de Lula'nın önünde güçlü ayakları yere basan bir kadın örneği yok. İkisinin de annesi ev işlerinin peşinde koşturan, babalarının gölgesinde, ekonomik özgürlüğü olmayan kadınlar. Küçük yaşta evlenmek, yeri geldi mi evlilik dışı birlikte yaşamak onlar için alışılagelmiş bir durum. Kadının sesi yok. Luna içten içe bu duruma karşı ve üstesinden gelebilmek için, kendini kabul ettirebilmek için, sesini duyurabilmek için çok çalışıyor. Luna'nın eğitimine devam edebilmesi için elinden geleni ardına koymayan Maestra Oliviero'dan tutun Profesor Galiani'ye, Adele'e, Mariarosa'ya, Nadia'ya hep imrenerek bakıyor aslında. Onların ayakları yere basan karakterlerinin güçlü yönlerini içine çekmeye çalışıyor. Kopya ediyor, kendine özgü bir şekle sokuyor. Hayatına giren bütün erkeklerin entelektüel birikimine hayran kalıyor ama bununla asla yetinmiyor. Onun için önemli olan onlara cevap verebilmek, kendi fikirlerini sunmak ve erkeklerin fikirlerini çürütebilmek. Çok zor bir savaş onunki. Hala da öyle değil mi? Hangi ülkede kadınlar ve erkekler gerçekten eşit haklara sahip?


Those Who Leave and Those Who Stay

Luna Napoli'den kaçmak için uğraşadursun Lila Napoli'den hiç ayrılmıyor. O, terör ve korku salan Napoli'yi değiştirmek istiyor. Attığı her bir adımın ve aldığı her bir kararın müthiş zekasını kullanarak yaptığını ve kendi çıkarlarına hizmet etmesi için planladığını düşünüyorsunuz. Küçük çirkin sorun yaratan kız büyüdükçe aurasıyla çevresindeki herkesi girdabına alan bir kadına dönüşüyor. Herkes ona imreniyor, nefret edenler bile onun büyüsünden yararlanmak için yanından ayrılmıyor. Lila ise aslında Luna'nın sahip olduğu fırsatları elde edememenin acısını başkalarından ama en çok kendinden ve Luna'dan çıkartıyor. Ona öyle bir ihanet ediyor ki kitabı fırlatıp atasınız geliyor ama bir yandan da tam da Lila'dan beklenen hareket diyorsunuz.

Ferrante'nin kitabın kurgusuna şıp diye oturttuğu İtalya'nın savaş sonrası tarihini de es geçmemeli. İşçi sınıfı, komünizm, faşizm, sınıflar arası çatışmalar, hükümetin ve polisin tavrı, öğrenci hareketleri, sokak ortasında kavgalar, üniversitelerde gösteriler protestolar, fail-i meçhul cinayetler, tutuklamalar, yolsuzluk... Sadece İtalya'da değil dünyada olan gelişmeleri de hiç sırıtmadan kitabın kurgusuna yediriyor. Aynı bir dönem dizisi izler gibi kitabı okuyorsunuz. Sanırım İtalya'da dizi olarak çevrilecekmiş bile. Umarım kaliteli bir yapım olur ben de izlemek çok isterim.

Terk Edenler ve Kalanlar

Everest yayınları 3. kitap Terk Edenler ve Kalanlar'ı Ocak 2016 itibariyle yayınlamış. Umarım kitaplar ilgi görür ve çok okunur. Ayrıca Türkçe kapakları çok daha anlamlı ve başarılı buldum. Bence Amerika'da çıkan kapakların konuyla hiçbir alakası yok.

Kayıp Kızın Hikayesi

Eğer modern İtalyan edebiyatı üzerine bir ders veriyor olsaydım mutlaka bu kitabı kullanırdım. İçinde o kadar çok tartışacak konu var ki... Her biri üzerine ayrı post yazılır.


3 Ağustos 2011 Çarşamba

Kızıl Kraliçe / Philippa Gregory

kızıl kraliçe
en sevdiğim yazarlardan biri olan ve şu anda Türkçe'ye çevrilen bütün kitaplarını okuduğum Philippa Gregory'nin son kitabı haziran ayında yayınlanmıştı ben de bu ay hemen aldım ve iki günde su gibi okudum.

kitabın konusu şöyle ola:

kafayı dinle Tanrı'yla bozmuş, şapele kapanıp kendini kaybedecek kadar dua eden, Tanrı'dan işaret aldığını düşünüp kendisini Tanrı'nın elçisi kabul eden ve hayatında emsal olan tek varlık Jeanne d'Arc olan Lancaster soyunun tek varisi bir kadın: Margeret Beaufort.

Margeret'ın şu hayatta tek bir amacı vardır: oğlu Henry Tudor'u tahta çıkartmak ve K. Margeret diye imza atabilmek. Onun dışında sevgi aşk bağlılık bunlar çok çocukça basit şeylerdir. Bu tutkusu nedeniyle oğlunu bile tam olarak sevemez hep çıkarlarını ön planda tutar ve eşleriyle ilişkisini de hep bu doğrultuda sürdürür.

Aç parantez

feminst tarihçiler margaret beaufort'u çok seviyormuş. bunun sebebi margaret'ın kadınların eğitimli olması gerektiğine olan sonsuz inancı. kendisi dua etmekten geriye kalan sınırlı vakitlerinde farklı diller öğrenip, kitap okuyup, çeviri yapıyor.

Kapa Parantez

Fakat önünde büyük bir problem vardır: York soyu. Kırmızı güller beyaz güllere karşı. Bu sefer kırmızı güllerin yanında yeni yeni isim yapan Tudor ailesi de var. Ama bilirsiniz İngiliz Kraliyetinde entrika heyecan hiçbir zaman bitmez ve Elizabeth Woodville yani tahtın taze kraliçesi ve kocası Edward'ın erkek kardeşi Richard bu savaşta önemli bir engel.

Hikaye tanıdık geldi mi?

beyaz kraliçe
Gregory'nin bu kitabını okuyanlar hemen hah işte bu kitapta aynı olayı anlatıyor nasıl yani diyebilir. Doğrudur zaten iki kitabın kapağında da Kuzenler Savaşı yazar. Beyaz Kraliçe'de Gregory Elizabeth Woodville'in ağzından anlatıyordu olayları. Bu savaşın ortasında biz onun cephesinden bakıyorduk olaylara hak veriyor ya da ayıplıyorduk. Belki o kitapta margaret'tan nefret ediyordunuz ona karşı elizabeth'i koruyordunuz. kızıl kraliçeyi okuduktan sonra fikirleriniz değişebilir ve kırmızı güllere hak verebilirsiniz ya da benim gibi vermeye de bilirsiniz.

Çok garip ama aynı olayı anlatan Gregory her iki kitapta da karakterlerin içine öyle bir giriyor ki siz tarihin aynı olmasını umursamıyorsunuz. Çünkü duygular fikirler başka. kraliyetin içindeki kadınları öyle güzel temsil ediyor ki kendisine hayran kalmamak mümkün değil. Bir anda 1400'lü yıllara gidiyorsunuz, güller savaşının tam ortasına, Tudor hanedanlığının başlamasına bir adım kalmış daha.

ben çok beğendim her zamanki gibi. kitaplığımdaki serinin yanına koydum hemen.


Bu da kitabın orjinali. Aslında olması gereken bu çünkü kitapta anlatılan leydi Margaret dinine çok düşkün o yüzden kesinlikle üstüruplu ve bir rahibe gibi giyiniyor ki zaten hep hayali manastırda yaşamak. yani bizdeki kapak gerçeği yansıtmıyor anlamsız.

22 Temmuz 2011 Cuma

Ahmet Ümit / Beyoğlu Rapsodisi


ahmet ümit macerama son kitabı istanbul hatırası ile başlamıştım ve daha öncede belirttiğim gibi o kitaptaki yalın türkçe çok hoşuma gitmişti ayrıca kitabın hikayesi de oldukça hoştu. bu gazla koşup beyoğlu rapsodisi alan ben an itibariyle büyük bir hayal kırıklığının içinde sürünmekteyim. şimdi kara kara beyoğlu rapsodisi yanında aldığım bab-ı esrar'ı kimin okuyacağını düşünüyorum.

kitaba büyük bir hevesle başladım. (everest'in bu büyük ebattaki kitaplarını çok seviyorum.) hikaye çok tanıdık bir şekilde başladı: 3 tane birbirini çok seven arkadaş. tıpkı istanbul hatırasındaki gibi! ve kitabın anlatıcısı bu arkadaşlardan biri! aa tıpkı istanbul hatırasındaki gibi. bu benim ahmet ümite olan inancımı sarstı çünkü demekki istanbul hatırasında ben özgün bir kitap okumamışım. yazar kendini tekrar etmiş.

bu şokla hikayeye devam ettim. kitabın bendeki hatrı beyoğlunu anlatmasıydı. Beyoğlu yani eski adıyla pera içinde büyük gizemler barındırıyor. eskiden çoğunlukla gayrımüslümlerin yaşadığı bu bölge yapıları olsun, yaşam tarzı olsun her zaman ilgimi çekmiştir ve benim için istiklal demek beyoğlu demek beyoğlu demek tarih demek. bir şansım olsa tüm bu çirkinliklerin olmadığı zamana dönmek isterdim. pastanelerin meyhanelerin olduğu çeşit çeşit dillerin konuşulduğu zamana...

neyse kitapta bunu anlatarak bi 300 sayfa geçirdi zaten. ee hani polisiyeydi bu yanlış mı okudum acaba diye düşünürken olaylar alevlenmeye başladı. son 10 sayfada katili söyledi macerayı bağladı(!) ahmet ümit. hayal kırıklığına uğramadığımı söyleyemem yani bence çok da zekice bir hikaye değil.

ondan önce kitapla ilgili beni rahatsız eden başka şeyler vardı. mesela kitaptaki anlatıcı kişi yani 3 arkadaştan biri olan selim. bu selim kendini makul, mantıklı, kararlı, düzgün bir hayat yaşayan, her adımını düşünerek atan, duygularına fazla yenilmeyen biri gibi görüyor ama aslında bunların hiçbiri değil! yok neymiş şöförü bunu kudretli bi insan gibi görüyormuş o yüzden saygıda kusur esirgemiyormuş. sen kim kudret kim selim bey! bi kere kenan'ı deli gibi kıskanıyordu bu selim bütün kitap. katya buna kenan'ın üzerinde baskın var dedikçe "yoo yoo kenan beni dinlemez" diyordu ama içten içe mutluluktan uçuyordu. ayrıca giriştikleri saçma polisçilik oyununda iki karar aldı bi silah dayadı diye kendini lider görüp "ehehe ben süperim" diyip durdu. kenan buna dr watson diyince bile yediremedi. çünkü kenan'ı hiçbir zaman hazmedemiyordu. adam rahat parayla ilişkisi yüzeysel, ağzının tadını biliyor, kadınlar buna ilgi duyuyor o da evlenip kendini bi kişiye bağlamamış. nihat ise ikisi tarafından resmen KULLANILIYORDU. bu sefer ben mi para vercem buna yaaa bayağlığındaydı arkadaşlık ilişkileri. nihat düşünemez nihat iş bulamaz nihat karısına bağıramaz nihat böle nihat şöle nihat yer yarılsa içine girse. nefret ettim bu selimden valla, hiç bu kadar nefret ettiğim bir roman karakteri olmamıştı.

bir de ahmet ümit katya'nın altından bir naneler çıkcak imajı verdi kitabın başlarında. belki de hikayenin gidişini öyle tasarlamıştı ama katya hiçbir yere bağlanamayarak kitabın sonunda kayboldu.

kocası katil çıkan gülriz'in Selim'i haklı bulmasına ne diyim?!!! YUUUHH! kadın ya etilerde boğaza karşı oturmanın lüksünü seviyordu ya da tamamen yüzsüz. işi gücü bırakıp şirketin başına geçip AZYA'yı kurtarıyor bak sen.

ay neresinden tutsam elimde kalıyor. daha fazla bu kitabı hatırlamak istemiyorum.

19 Temmuz 2011 Salı

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim
Yazar Greenberg'in kendi akıl hastanesi deneyimlerini aktaran kitap, 16 yaşındaki deborah'ın şizofreniyle bütünlemiş hayatını bizlere sunuyor. Kitap 3. tekil kişi tarafından anlatılsa da bizler deborah'ın iç dünyasına yakından bakma şansına sahip oluyoruz ve iki dünya arasında hapsolmuş bu kızın attığı her adımla hikayeye dahil oluyoruz. ilk 100 sayfasına biraz hakettiği saygıyı gösteremesem de kitabı iyi bitirdim. insanları daha iyi anlamak için okunması gereken kitaplardan.
Tanios Kayası

Tanios kayası sinop gezisine denk geldiğinden onun hikayesiyle sinop'un şehir efsaneleri birbirine girmedi desem yalan olur.bi süre amin maalouf'a ara vereceğimi düşünüyorum ama geçenlerde bir başka kitabını almaktan kendimi alamadım. böyle akıcı yazan bir yazar bulmak kolay değil öyle değil mi?

***

bu postu da bence bu seneki rock'n coke'un yıldızı olan (tamam travis'de iyi) beach house şarkısıyla bitiriyorum.


19 Haziran 2011 Pazar

Bir kitap iki film


Kitap maceralarıma semerkant'tan sonra amin maalouf'la devam etmem gerektiğine karar verdim ve yine bir çırpıda doğunun limanlarını okudum. Bir padişahın akıl sağlığını kaybetmiş kızı, onu tedavi etme maksadıyla adana'ya evine götüren ve evlenen doktor, oğulları İsyan'la başlayan kitap Fransaya göz kırpıyor bizi 2. dünya savaşının karmaşasına sürüklüyor oradan ortadoğuya geçiyor ve bir aşkı beraberinde getiriyor. Kesinlikle harika bir kitap. Çok akıcı çeviri baldan tatlı. Yazarın olaylara bakış açısı, anlatışı, vurguları çok edebi çok akılda kalıcı ve hayran bıraktırıcı.

Silent fall
Silent Fall zengin bir ailenin iki ferdinin öldürülmesiyle başlıyor. Evde bu cinayete tanıklık etmiş iki kişi bulunuyor: birisi kızları sylvia diğeri otistik oğulları Tim. Sylvia cinayeti işleyeni görmediğini söylüyor ve geriye bir tek tanık kalıyor fakat çocuk otistik. Otistik çocuklar çok özeller. Çok içe kapanık bir dünyaları var. Etraflarındakilerle iletişim kurmaktan kaçınıyorlar çoğunlukla konuşmuyorlar. Hatta bu yüzden dili kullansalar bile soru cümlesi kurmuyorlarmış karşılıklı konuşma gerektirdiği için. Ayrıca kendileri üretmekten çok taklit ederek dili kullanıyorlar. Filmdeki gibi bir taklit yeteneği gösteriyorlar mı gerçekten onu tam bilemiyorum. Otistik çocuklar çoğunlukla tekrar edici hareketlerden hoşlanıyorlar atıyorum sürekli bi yere vurmak zıplamak vs. Müthiş bi iq'ları var. Kısaca bu çocukların özel ilgiye ve bakıma ihtiyaçları var. Filmde de Tim ile çalışan iki doktor var birisi ilaçla tedavi etmek diğeri konuşarak terapi şeklini kullanarak çalışmak istiyor. Filmle ilgili bi çok yorum okudum çoğunlukla yerden yere vurulmuş ama bence o kadar da berbat değil ne berbat filmler gördük. Bi kere sıkıcı değil. Ayrıca ben otizmin üstüne çok durdum ama film onla alakalı da değil aslında bir cinayet gerilim filmi. Cinayetin çözümlenmesi evet daha güzel olabilirdi filmin sonu biraz hayal kırıklığıydı ama genel olarak çok da berbat değildi bence. Filmde Liv Tyler'ın çıtır halini görmek de mümkün ayrıca.

Griffin & Phoenix
Bu filmde bi acayipti. Bikere oyunculuklar zayıftı bence özellikle erkek karakter bana pek duygu veremedi ama yine de izledim. Filmi güzel yapan şeylerden biri görüntülerdi bilmiyorum ama filmin görüntüleri renkleri güzeldi. bir ikincisi de müziklerdi. bu filmin soundtrack albümü çıkmamış sanırım ve bence büyük kayıp. Grey's anathomy, smallville, house gibi dizilerin sonlarında çalan müzikleri seviyorsanız filmin müziklerine birşekilde ulaşın diyebilirim. filmde kısaca acıklı bir aşk filmi. Griffin & Phoenix cnbce'de yayınlandı geçenlerde bende öyle izleme şansına sahip oldum. bir arkadaşım da filmin ortalarına doğru bana mesaj attı "ya daha yeni açtım filmin konusu ne" diye. bende adam kanser dedim ve gerçekten tek kilit nokta buydu bence:D onu bilse o zamana kadar izlediklerini özetlemiş olurdu ama çok dalga konusu oldum şimdi herkes ee ipek filmin konusu ne adam kanser mi eheheh diye dalga geçiyor böhühühü.

16 Haziran 2011 Perşembe

Semerkant / Amin Maalouf


doğunun tüm güzellikleri... İran'da Ömer Hayyam'la başlayıp yüzyıllar atlayarak ömer hayyam'ın kitabı peşindeki bir amerikalının serüveniyle noktalanan, 4 ayrı bölümden oluşan harika bir kitap. geç oldu ama çok tatlı bir zamanda okudum. inanılmaz akıcı. hasan sabbah ömer hayyam ve nizamümülk hikayeleri bir o kadar efsanevi. hasan sabbah hep dikkatimi çekmişti onunla ilgili bir şeyler okumak hoşuma gidiyor. kitabın ilk kısımları açıkçası benim için daha akıcıydı çünkü tarihte ne kadar geriye gidersek benim algım o kadar açılıyor. sanırım 19.yy hikayelerinden bana gına geldi. şimdi yazarın diğer kitaplarına gözümü diktim.

28 Ocak 2011 Cuma

Just Kids

just kids
bu kitabı okuduğumdan beri her şey çok değişti. bitmesin diye kastım yavaş okudum ama olmadı. Patti Smith robert mapplethorpe ile ilişkilerini anlattıkça o dönem 60'lar, chelsea hotel, jim morrison, bob dylan...hepsi gözünüzün önünde uçuşuyor.

http://sexualityinart.wordpress.com/2007/01/11/mapplethorpe-1-of-3/
sonları çok sulugöz yaptı beni. erken doğduğuma üzüldüm gene. şu an yaşlı biri olcaktım belki ama bunların hepsine de tanıklık etmiş olacaktık.



robert'ın fotoğrafa bakış açısı, gerçekten sanata kendini adaması...

patti ve robert arasındaki imrenilen ilişki...

herkesin birbirinin işini sevgiyle desteklemesi...

OKUNMALI

9 Ocak 2011 Pazar

and someday soon we'll find out where we're going

elveda dostum




hey ho finallerim bitti eski güzel günlerime geri döndüm. meğer boş boş oturmanın kıymetini bilememişiz dostlar. meğer şöyle etrafa bakınıp " acaba bugün ne yapsam ya ne izlesem hangi kitabı okusam? " demeyi bilememişiz.

şimdiiii öncelikle kadir ayının sonlarına gelmeye başladık. bugün ahu tuğba ve kadir inanır'ın başrollerini paylaştığı elveda dostum'u izledik ve gülmekten yerlere yattık. İnanılmaz post modern sahneleri içeriğinde barındırıyordu. kadir karısının doğuya gitmek istememesi yüzünden işi bırakmış bir öğretmendir. en sonunda arkadaşlarının ve ailesinin baskılarına dayanamaz bir zengin çocuğuna özel ders vermeye başlar. çocuğun ingiltereye evlenmeye gitmiş teyzesi ahu kocasını terkedip türkiyeye döner ve olaylar gelişir. vallahi film boyunca kadir ve tuğbayi yerlerden alamadık. pis adam bıraktı gül gibi karısını çalı süpürgeli ahuya kaçtı. yine film boyunca oyuncuların her sahnede değişen kıyafetlerini izlemek büyük zevkti. bi sahnede ahu kendini denize atıp boğulmuş taklidi yapıyor üzerinde leopar desenli mayo. sonra kadir onu kurtarıp tabi ki suni teneffüs yapıyor aaa üzerinde siyah mayo. he bi de film çok ani bitti. ne olduğunu anlamadık.

boys don't cry
cuma gecesi film izlemeye aç bir bünye olarak hemen bilgisayarıma sarıldım ve ne zamandır izlemek istediğim bir film olan boys don't cry'ı açtım. açmaz olaydım. gece gece film beni mahvetti. psikolojim bozuldu. yatağın içinde küçüldükçe küçüldüm. filmde hilary swank (ki performansıyla oscar kazanmış) transgendered doğuyor ve erkek olmayı seçiyor. kız arkadaşları olsun normal hayatı olsun istiyor. ve sonraçok korkunç şeyler gerçekleşiyor. bu hikayenin gerçek olması daha da acı. tecavüz sahnesi ve polis soruşturmasında brandon'ın hali beni  ağlattı. filmdeki korkunç elemanlardan birini oynayan peter sarsgaard'ı an education'da sevmesem de burda çok yakışıklı buldum evet. bir de soundtrackler harikaydı sanki.

black swan
eveeet. bu kadar bahsedildi herkes çok heyecanlandı. daha türkiye'de vizyona girmedi. natalie'den bir oscar artık bu film için bekleniyor. ama izlerken "allahtan yeni akıma uyup 120 dk'lık film yapmamışlar" demekten başka yapacak bir şey bulamadım. ilk 250'de 48 numaradasın ama bu ilk 250'ye neler oluyor şekerim. çok overrated olmaya başladı her film. blackswan'de onlardan biri. evet görüntüler güzeldi. dans estetik sinema müzik uyumunu hep severim ama konu yavaş geldi. ve biliyorum herkes çılgınlar gibi harika muhteşem diye filme övgüler yağdırırken benim bunu yazmam kendimi cehenemme atmam demek:D

the girl who played with fire
kitabını final haftasından önce alelacele bitirdim ki içim rahatlasın ders çalışırken dert olmasın diye. yine bol heyecanlı atraksiyonlu ve gizemli kitaptı. sinemada izlemeye yetişemedim ay hemen kaldırdılar vizyondan. the tourist 5 haftadır orda avrupa sineması tü kaka.

istanbul hatırası


bugüüün kendime sömestr kitaplarımı almaya gittim. bir ay tatilde doping sağlayacaktım. bi gece önceden listemi çıkardım ve akmar'a yollandım. genelde sabit kitaplarımı aldığım bi yer var hemen oraya gittim ve şöyle bir diyalog yaşadım

ben: ahmet ümit istanbul hatırası?
x: evet var.
b: 1984?
x: o da var.
b: peki tamam... siddhartha?
x: o yok
b: tıkanma?
x: yeni bitti.
b: hmm tüh bi kitap daha vardı ama aklıma gelmiyor (etrafa bakınıyorum belki görürüm de aklıma gelir diye)
x: nasıldı konusu falan?
b: yahu hiç hatırlamıyorum ki keşke bi kağıda yazsaymışım.
x:  o kadar birbirinden alakasız kitaplar istediniz ki tahminde bulunamıyorum!??
b: wtf ....???

ahahah ama adam haklıydı diyecek bişi bulamadım bu sırada zınkkkk neyi aradığımı buldum o şokla.

b: hıh hıh buldum üç silahşörler

adam bunun üzerine heh işte biliyodum diyip kitabı aramaya gitti.

sonuç olarak üç silahşörler ve tıkanma'yı eve gidince almaya karar verdim. bi tane ekstradan ingilizce kitap aldım. eve gidince ohh şenlik.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Ejderha dövmeli kız


bir gecede okunacak kadar sürükleyici kitap elime almayalı uzun zaman olmuştu. biraz da benim tembelliğimden kitabı bitirmem uzun bir sürece yayıldı ama kitap istenirse bir günde 600 sayfa okutacak kadar macera heyecan ve akıcı bir anlatım içeriyor. şu an da filmi de vizyonda. kitabın yazarı seri yayınlanmadan erken yaşta ölmüş o yüzden bu işlerin kaymağından pek yararlanamamış. seri 3 kitaptan oluşuyor. ikincisi ateşle oynayan kız ve üçüncüsü (adı biraz değişik) eşekarısının yuvasını tekmeleyen kız. okul açılmadan zorunlu olarak okuyacağım (!) kitaplar hariç bu senenin son kitabıydı. kapanışı iyi yaptım bence. çoh eyi oldu çoh da gözel oldu tağam mı:))